15 Ağustos 2013 Perşembe

Kavin'in İlk Adımları :-)))

Uzun zamandır yazamadım ve yazacak çok konu birikti yine. Ama bu yazı önemli çünkü çok mutluluk ve heyecan verici bir gelişme oldu. Kavin artık yürüyor ve işin komiği, ilk kez benimle vakit geçirmek için ofisin çok sakin olduğu bir gün benimle ofise geldi ve ilk adımlarını da ofisimde attı yavrum.
Yani Kavin hanım 15 aylıkken yürüdü :-))) Bizim kız aslında daha 6 aylıkken yatağın kenarına tutunup ayağa kalkıyordu ama biz onun emeklemeden yürümeyeceğini düşünerek, emeklemeye teşvik ettik, sonra uzun bir zaman emekledi ve yürüteçte gezdi. Sonra baktık yürümeye niyeti yok. Sonradan öğrendim ki, çocuk ayağa kalkmaya başladıktan hemen sonra yürümeye teşvik etmek elinden tutup yürütmek bol bol ayağa kaldırmak yürüme sürecini hızlandırıyormuş. Ama ne yalan söyliyim bizi Kavin'in biran önce yürümesini falan istemedik. Kızımız istediğinde, kendine güvendiğinde kendisi kalksın ayağa yürüsün istedik. Çok şükür öyle de oldu.
Ofiste oynarken, çekindiği bir arkadaşım onu sevmek isteyince Kavin utanıp ayağa kalkıp bana doğru yürümeye başladı ve sonra beni de kendisini de çok mutlu etti. Derhal resimler ve videolar çekilip babaya, anneanne'ye, dedeye, dayıya, babaanneye gönderildi. 
Çocuk yürümeye başladıktan sonra daha yukarılara ulaşabiliyor ve artık hem yürüyüp hem de dolap açabiliyor, karştırabiliyor, ellerinde birşeyler taşımaya çalışabiliyor ve sürekli biryerlere tırmanmaya çalışıyor. 
Kavin salıncağı baştan beri çok da sevmedi, ama yürümeye başladıktan sonra kaydırağa binmeye bayılıyor. Küçük kaydıraktan kayıp sonra geri yukarı tırmanmaya çalışıyor, ya da inip kaydırağın merdivenlerine yürüyor. Parkta biraz daha kalalım ısrarlarımız bile başladı :-)))
Şimdi bir kız annesi olarak, benim Kavin'in yürümesine çok sevinmemin bir başka nedeni de artık elbiselerini giydirmek daha zevkli oluyor. Yürüyebildiği için o tatlı şirin elbiseler daha da tatlı duruyor Kavinimin üzerinde :-)))
Ama şimdi Kavin'in Erni'yle ilişkisi daha ilginç bir hal aldı. Ne de olsa Kavin artık ayağa kalkabiliyor ve onun peşinden gidip ayakktayken ona sarılıyor ve yine ayaktayken Erni'nin tüylerini okşuyor. İlginç olan kısmı ise, Erni'nin Kavin'in büyümesini ve sürekli artan becerilerini şaşkınlıkla izlemesi, işte bunu gözlemlemek gerçekten çok keyifli :-)))
Gelelim ilk adımlarla birlikte çok önem kazanan ayakkabı konusuna, aylardır, bakıp da almadığımız minnoş ayakkabılara şimdi alıcı gözüyle bakıyoruz.
Ayakkabı fiyatları el yakıyor çünkü ortalıkta görünen 3-5 tane marka var ve siz zannediyorsunuz ki en iyi ayakkabılar onlar ve tabii anne psikolojisi, aman en iyisini alayım yavruma diyorsunuz. Ayakkabıların fiyatları 160-200.-TL arasında. Çılgınlık bu resmen. Çocuklar o kadar çabuk büyüyor ki. Hele ilk yürümeye başladıktan sonra çocuğun ayağı hemen 1-2 numara farkediyor. Örneğin biz Nike'ın meşhur Sunray'ini aldık Kavin'e. İlk adımlardan hemen sonra aldık ve inanın 2 haftada ayakkabı dar gelmeye başladı ayağına. Aynı zamanda çok da terletiyor ayaklarını. Crocs'ların da çok terletiyor olması onlardan almamak için benim için zaten temel caydırıcı neden.
Sonrasında da Kavin'in Almanya'da yaşayan babaannesi bize orada elefanten diye bir çocuk ayakkabı markası olduğunu ve çok beğenildiğini gelirken bize alabileceğini söyledi. Biz de model seçelim diye internetten bakarken bir de gördük ki, burada bu ayakkabılar satılıyor. Deichmann'da elefanten ve diğer markaların çocuk ayakkabılarını çok daha uygun fiyatlara bulabiliyorsunuz. Örneğin elefanten'lerin fiyatları 34-80.-TL arasında değişiyor. Kavin'e anneannesinin aldığı Cupcake Couture marka şirin mi şirin bayram ayakkabıları da Deichmann'dan ve onlar da çok güzel ve çok uygun fiyatlara. Ayakkabının alt tabanı o kadar yumuşak ki, Kavin o ayakkabılara günlerdir ayağından çıkarmıyor. Sabah uyandıktan sonra alıp ayakkabılarını geliyor giydir diyor :-)))

Bu ayakkabılara http://www.deichmann.com/TR/tr/shop/welcome.html websitelerinden online alışveriş yaparak ulaşabilirsiniz, ya da yakınınızda varsa gidip alabilirsiniz.
Sizlerin de bu şekilde önerebileceğiniz marka veya mağazalar varsa yorum bırakırsanız hepimiz faydalanmış oluruz.



5 Ağustos 2013 Pazartesi

Çocuklu Evde Köşelerden Çocukları, Çocuklardan da Çekmece ve Dolapları Koruma Yolları :-)))

Çocuk güvenlik ürünleri denince yine bir alışveriş deryasında buluyor insan kendini. Neler almadık ki, priz kapakları, masa-sehpa-komodin üçlüsü için köşelikler, dolap, çekmece kilitleri...Ama gelgelelim birçoğu bozuldu ya da yapışkanı gitti ve yenilerini almayı gerektirdi.
Özellikle köşelere takılan plastikleri sökmek Kavin'in hobileri arasında, bir de söktükten sonra diş kaşımak için kullanıyoruz :-)))
Neyse lafı uzatmadan sadede geliyim, geçenlerde bir arkadaşımın evinde farklı köşelikler ve farklı güvenlik ürünleri gördüm. Oldukça sağlam görünüyorlardı. Arkadaşım bunları satın aldığı web sitesinin adresini verirken; bu ürünleri kreşlere ve okullara yapıyorlarmış, dışarıda bulmak zor dedi.
Verdiği adrese o gece baktım ama epeyce pahalı buldum, o yüzden de burada firmayı yazmak istemiyorum. Sonra kendim google'da arayınca www.cocukmarketim.com adresinde aynı ürünleri yarı fiyatına buldum.
Hemen satın aldım ve hemen ertesi gün ürünler geldi. 3m ürünleri olduğu için zaten paketi açar açmaz farkını anlayabiliyorsunuz. Köşelikler kauçuklu ve yumuşacık. Bazen ben bile dizlerimi sehpa kenarına çarpıp morartıyordum şimdi yumuşacık :-))) Hem de çok güzel yapışıyor ve bir çocuğun sökmesi imkansız ancak bir büyüğün kuvveti ile yerinden çıkar.
Evet dediğim gibi bu ürünler piyasadaki diğer ürünlerden birazcık daha pahalı ama inanın diğerleri o kadar çabuk fonksiyonunu yitiriyor ki zaten bu kadar parayı harcamak zorunda kalıyorsunuz.

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Anket

Test: Çocuğunuzun beslenmesi konusunda nasıl bir annesiniz? buraya tıklayıp adım adım bebeğim'in anketini cevaplayarak bu sorunun yanıtını öğrenebilirsiniz.

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Çalışan anne en çok onu suçlar, bir suçun olmasa da ben de öyle yapıyorum: İŞ :-)))

Baştan söyleyim bu bir kafa boşaltma yazısı, hafif dertleşme hatta içten içten belki benim gibi düşünen birisi daha çıkar, aşağıya 2 yorum bırakır umuduyla yazılan bir yazı. Daha önce bir yazımda daha kafamın çok karışık olduğunu yazmıştım. Ondan sonra bir süre kendimce düşüncelerimi toparlamışken tatile gidip gelince yine bir kafa karışıklığına düştüm.
İstanbul'un orta yerinde oturuyoruz, işim ise Sarıyer taraflarında hatta Sarıyer sırtlarında demem daha doğru. Yolda geçen vakit, İstanbul'un karmaşası, hava kirliliği, hayat pahalılığı (kira, bakıcı, vb...)derken biz en iyisi İstanbul'dan kaçalım kararımız var. Sonra acaba 1-2 sene daha kalıp ama Sarıyer taraflarına taşınıp öyle mi baksak bir de diyoruz. Bir de benim yaş 36, Allah kısmet ederse ikinciyi de istiyoruz, onun için de çok beklememekte fayda var diyoruz. Bu sefer bu düşünceden yola çıkarak acaba 2.den sonra mı kaçsak İstanbul'dan diyoruz. Ama sonra ben diyorum ki, ikinciyi istiyoruz iyi hoş da, benim önce kilo vermem lazım diyorum (17kg fazlam var). Bu arada bu 17kg'yu Kavin'e hamileyken almadım. Hamileliğimde 7 kg aldım ve sonra hepsini hemencecik verdim ama hamile kaldığımda zaten kiloluydum ve emzirirken hamilelikten sonra verdiğimin hepsini aynen alıp bir de üstüne ekledim ve şimdi biran evvel atmak istiyorum. Ama yapım gereği de böyle kafam hop oturup hop kalkarken bin tane düşünceyle hareket ederken diyet yapamama gibi bir özelliğim vardır yani yapsam da başarılı olamıyorum.

Önce kafamda herşeye karar vermem gerek diye düşünüyorum. Tam da bu nedenle diyetisyene gitmeye karar vermişken, iki çocuklu bir arkadaşım bana, "ya sen neden kendi kendine 5-6 kg verip sonra hamile kalıp, hamileliğinde de yine 5-6-7 kg'nun üstüne çıkmadan hayırlısıyla 2.yi de doğurup sonra önüne bakmıyorsun?" diye sordu. Sonra da ekledi, gideceksin diyetisyene vereceksin fazlalıkların hepsini ondan sonra hamilelikte ohhh diyeceksin, incecik oldum nasılsa, yiyebilirim şimdi...(arkadaşım beni iyi tanıyor, aynen böyle yaparım :-)))) Ondan sonra da artık bakarsın önüne; iş değiştireceksen iş, ev değiştirecekseniz ev, şehir değiştirecekseniz şehir değiştirirsiniz ama öncelik sıran bu olmalı dedi.

Benim de kafama yattı gibi. Hatta ben yine de diyetisyene başlayıp, ilk etapta bir 10kg atıyım hiç olmazsa diyorum. Bir taraftan da Kavin'im daha 14 aylık, şimdiden kardeş düşünmek bile çocuğuma haksızlık ettiğimi düşündürüyor bazen ama sonra onu düşündüğüm için istediğimden kendimi rahatlatıyorum.
Bütün bu kafa karışıklığımın sebebi olarak da işimi görüyorum. Hem çalışmak zorundayım ama hem de çalışmayı seven bir kadınım, hiçbir zaman çalışmıyor olmayı hayal etmedim, en fazla kendi işimin sahibi olabilmeyi, istediğim zaman eve uğrayıp sonra işe dönebilmeyi, hatta işte de çocuğumun zaman zaman yanımda olabilmesini hayal ediyorum ama hep evde olayım gibi bir düşüncem hiç olmadı.

Gelgelelim çalışan ve çalışması gereken bir kadın olarak, yukarıda yazdıklarımı yani kafa karışıklığımı tamamen işe bağlama sebebim, yaşadığımız şehir işten dolayı (eşim evden yurtdışı ile çalışıyor ve işini internet olan her şehirde yapabilir), başka bir semte taşınma ihtiyacımız işten dolayı, 2.çocuğu yapmak ya da biraz daha beklemek işi bağlayan bir konu. Böyle olunca da iş benim özgürlüğümü tamamen kısıtlayan birşeymiş gibi üstüme çöküyor ve yahu çalışan  kadın olmak ne zor iş diye hayıflanıyorum.

Sonuç olarak eşimle birlikte, önceliklerimizi belirleyip o doğrultuda hareket etme yolunu seçtik. İlk önceliğimiz de şimdilik kendimizi acil bir şekilde karar vermek konusunda zorlamamak. Biraz sakin, huzurlu, yaşadığımız her anı sindirerek, içimize sinen kararlar alıp uygulamak.
Tabii bu arada ilginç girişimcilik fikirlerine de açığım ;-) Yani evden çalışma fikrine asla hayır demedeğim gibi, çocuğum olduktan sonra işimi bıraktım, girişimci ruhum kabardı, ufaktan bir iş kurdum şimdi hem para kazanıyorum, bir işim var hem de çocuğumun yanında çok mutluyum diyen başarılı ve girişimci annelere de bizim Erni'nin yemeklere imrendiğinde dili 1 metre dışarıda bakışı gibi imrenerek bakıyorum aynen :-)))









15 Temmuz 2013 Pazartesi

Bebekle Tatil tabii bir de Köpek'le :-)))


Kuşadası
Ohhhh sonunda bloguma, blogumun mis gibi tertemiz sayfalarına geri döndüm. Uzun zamandır yaşanan
olaylardan dolayı bişey yazmak içimden gelmedi. İçimden gelmeye başlayınca da, yaaa ülkede neler oluyor, kadın neler yazıyor baskısı görebilirim diye el atmadım bloga. Sonra Haziran ortası eşimle birlikte aniden İstanbul'dan kaçmaya karar verdik. Topladık bavulumuzu aldık minnoş kızımızı bir de köpeğimiz Erni'yi ve bastık gittik buralardan. 15 gün boyunca yazlıktaydık. Ne twitter açtık ne facebook. Televizyonun yakınından bile geçmedik, ne kadar az bilirsen o kadar mutlu olursun felsefesini uyguladık ve evet doğruymuş.
Gelgelelim tatilimize. Kavin'le ilk deniz tatilimizi Haziran başında Kuşadası'na giderek gerçekleştirdik. Toplam 4 gün kaldık ama denize giremedik çünkü hava soğuk olmamasına rağmen epeyce rüzgarlıydı ve deniz çok dalgalıydı. Ben havuzlardan hiç hoşlanmadığımdan havuza da girmedim ama eşim girmek istedi ve benim tüm karşı gelmelerime rağmen Kavin'i de soktu. Kavin'e üzerinde de tentesi olan şişme bir ada aldık. Biz büyük bir hevesle onu havuza soktuk, banyo yapmaya bayılıyor, suları şapırdatmayı çok seviyor kesin havuz/deniz çok hoşuna gidecek diye düşünürken bizim ki hiç hoşlanmadı bu işten. Zaten biz de birkaç günlüğüne oradaydık, çocuk temiz hava aldı, çocuk parkında bol bol oynadı, temiz havada güzel uyudu  diye düşünerek memnun ayrıldık otelden.
Sonrasında İstanbul'dan kaçmaya karar vermemiz Haziran ortasıydı. Pazartesi karar verip Çarşamba yola çıktık. Erni'de bizimle geldiğinden arabayla gittik. Tabii bu arada ben Pazartesi ve Salı çalışıyorum, izin öncesi olduğu için herşeyi halledip çıkıyım diye bir de ekstra yoruldum. Böylece çanta hazırlama işi Çarşamba sabahına kaldı. Ama geceden listemi yapmıştım. Sabah sadece pıt pıt pıt herşeyi alıp çantanın içine koydum. Ben artık bu işte usta oldum. Hangi oyuncağı almalıyız, hangisini boşuna taşımış oluruz, artık biliyorum. Herşey bir güzel paketlendi, hazırlandı ve biz çıktık yola.
Bursa'da iskender kebabımızı yedik.  Bursa'yı çok beğendim, yemyeşil, sakin, huzurlu bir şehir. Sonrasında yola devam ve Ayvalık'a ulaşınca market alışverişi ve eve 20 dakika mesafede olmanın rahatlığı geldi, ama hem Kavin hem de Erni artık arabadan bıkmıştı. Kavin araba seyahatlerimizde genellikle yolun büyük kısmında uyuyor ama sonlara doğru sıkılıp, epeyce bir mızmızlık yapıyor. Genellikle bu durumlar için ipad'den ona şarkılar dinletiyoruz, mesela Pokoyo'nun şarkısını 10 kez dinleyebiliyor, bazen de baby tv uygulamasından şarkılar dinletiyor ve izletiyorum ve tamamen sakinleştirmese de epeyce oyalıyor Kavin'i.




Yazlık
Erni de araba seyahatlerinde yemek yemeden yola çıkıyor, sadece su içiyor ve çok az ekmek. Eğer yemek yerse muhakkak araba tutuyor ve çok rahatsız oluyor. O yüzden eve ulaşır ulaşmaz mamasını yiyince bahçede koştu yuvarlandı ve çok mutlu oldu.
Ertesi sabah uyandığımızda mis gibi kuş cıvıltıları, yaz güneşi içimizi açtı, kahvaltımızı bahçemizdeki yaseminlerin kokusu eşliğinde yaptık. Kavin ilk kez bahçede oynayacaktı, ve bu işe bayıldı, çimlerde yuvarlandı, oyuncaklarını attı bahçenin içine orada oynadı, çiçeklere dokundu, bitkileri tanıdı, Erni'yle çimlerde oynadılar.
Yazlık
 Üstünü bir güzel kirletti ama olsun çok mutlu oldu.Tabii Kavin bahçede oynamaya başlamadan önce site bahçıvanına kene ihtimalini sordum ve bölgede keneye rastlanmadığını ve içimizin rahat olması gerektiğini söyledi. Ben Kavin'in bahçede oynamasına tatil boyunca müsaade ettim ama hergün kontrol ediyordum her ihtimale karşı.





Gelelim deniz konusuna, plaja gittiğimizde, kum oyuncaklarını ve kovasını yanımıza almıştık. Kavin bu işi çok sevdi, bıraksak saatlerce kumları kovaya doldurup geri boşaltmak suretiyle bu oyunu oynamayı sürdürecek canım kızım. Biz denize giderken her zaman kesinlikle akşam saatlerini tercih ettik, yani saat 16:30-18:30 arası gidiyorduk. Denizden çıkınca hava hala sıcak ancak gölgede durulduğunda yakmayan ya da çok az yakan bir güneş oluyor bu saatte. Şemsiyemizin altında oturuyorduk ve Kavin'de iki şezlongun arasında oynadığından gölgede kalıyordu ve şapkasını hiç çıkarmadık.

Yazlık
Tatile çıkmadan önce güneş kremleri konusunu eşim Almanca ben de İngilizce, Türkçe olarak detaylı bir şekilde araştırdık. Çoğunlukla uzmanlar, yüksek koruma faktörlü güneş kremlerinin de zararlı olduğunu, erken ergenlik'ten tutun başka problemlere yol açabileceğini söylüyorlar ve 30 koruma faktörün üzerinde krem kullanılmaması gerektiği söylüyorlar. Fakat gelgelelim, bebek ve çocuklar için olanların hepsi 50 faktör. Ben de bu durumda daha önce ürünlerini kullannıp memnun kaldığım Bioderma'nın güneş koruma kremini tercih ettim. Bu kremden çok memnun kaldım ve elimden geldiğince bilinçli kullanmaya gayret ettim. Daha açık söylemek gerekirse, Kavin'i plajda bulunduğumuz süre içerisinde gölgede tutup, denize sokarken kremliyor ve sonrasında da hemen yıkayıp kremden arındırıyor ve güneşte tutmuyordum ve bütün günü gölgede geçiriyorduk.
Denizde Kavin ilk başlarda çok ağladı ama sonrasında alıştı ve eğlenmeye başladı. Her ne kadar çıkmakta olan yeni dişler yüzünden 1-2 gün ateşli geçse de (ki deneyimli annelere göre bu adettenmiş :-))) genel olarak şükürler olsun ki güzel bir tatil geçirdik, hepimiz dinlendik ve en önemlisi yavaştan İstanbul'u özlemeye başlamış olarak döndük.
Bebek ya da küçük çocuklarıyla tatile gidecekler için otel yazlık ev kıyaslaması;
Yazlık evde;
Herşeyi kendiniz pişiriyorsunuz.
Yoğurdunuzu da yapmaya devam edebiliyorsunuz.
Çocuğun dikkatini dağıtan birşey olmadan normal rutininizi sürdürebiliyorsunuz.
Her dakika yanınızda bebek bakım çantası ile dolaşmanız gerekmiyor.
Çamaşırlarınızı sıklıkla yıkayabiliyorsunuz.

Otel olunca;
Yemek pişirmiyor, etrafı toparlamıyor, sadece çocuğunuzla oynuyor, uyuyor, denize gidiyor, duş alıp, yemek yiyip aynı rutini tekrarlıyorsunuz ve aslında evdeki kadar yorulmuyorsunuz. Oteller akşam müzik çalan ve sesli ortamlar olduğu için akşam 20:00-20:30 civarında uyuyan çocuğunuz varsa hatta biraz daha geç bile olsa, sizin de o saatten itibaren odada olmanız gerekiyor, odanızın balkonunda fazla ses çıkarmadan kısık bir ses tonuyla eşinizle sohbet ederek günü tamamlıyorsunuz.
Bu noktada yazlık evin bir avantajı devreye giriyor, o da çocuğunuzu odasında uyutup, siz bahçede oturabilir, televizyon izleyebilir, arkadaşlarınızla sohbet edebilirsiniz.

Ben bu kıyaslamadan sonra her ne kadar daha yorucu olsa da çocukla yazlık evin daha konforlu olduğunu düşünüyorum. Öncelikle beslenme konusu çok önemli olduğundan ve biz prensip olarak hazır gıda vermeyi tercih etmediğimizden işin bu kısmı bizim için çok önemli. Saydığım diğer konularda da bana göre yazlık daha ağır bastı. Gelgelelim, otel tatilinde bir yardımcınız olduğu takdirde, otel tatilinin insanı ne kadar dinlendirdiğini da tabii ki tartışmam. Ben bu kıyaslamayı, anne+baba+çocuk, tatilleri için yaptım.
Yazlıkta 2 hafta boyunca Kavin'le bu şekilde alışverişe, denize ve gezmelere gittik :-)))
Blogumda uzun bir aradan sonra yazmış olmanın mutluluğuyla, herkese güzel, musmutlu, reprenkli, mis çiçek kokulu bir yaz dilerim ve yine herkesin Ramazan ayını sağlık ve huzurla geçirmesini dilerim :-)))

















30 Mayıs 2013 Perşembe

Uzun Zamandır Yazmak İstediğim Doğum Konusu

Bugün aslında pek birşey paylaşma yazma havasında değildim. Son günlerde işim çok yoğun malum dönem sonu ve harıl harıl sınavlar veriyoruz. Ancak bugün okuduğum Slingomom'ın bir tweet'i ve oradan tıkladığım linkle gittiğim bugün ki blog yazısı - Doğal doğumda madalya mı veriyorlar? - beni hem mutlu etti hem de bunu yazmaya yüreklendirdi. Aslında daha önce pek çok kez bu konuyla ilgili yazmaya niyetlendim, hatta  birkaç cümle yazdım geri sildim, bazen anlamsız durumlarda baskınlığı tutan biraz tutucu bir yapım var, o nedenle yok dedim bu benim özelim yazmamalıyım hem kime ne, bunu yaşayan görür, öğrenir.

Şimdi ise tüm kararlılığımla yazıyorum. Evet ben sezaryen doğum yaptım çünkü öyle olması gerekiyordu. Örneğin kuzenim gibi doktoru normal doğum yapabileceğini söylediği halde ısrarla sezaryen isteyen biri değildim. Ya da doğumdan hemen sonra tanıştığım ve bana ben doktorumdan sezaryen doğum istedim, normal doğum yapamazdım canım tatlıdır benim diyen bankacı kadın gibi düşünmüyordum. Ben kesinlikle normal doğum olmasını çok istiyordum, hep o anı yaşamak deneyimlemek istiyordum.

Ben henüz hamileyken ve normal doğumdan yana kararlı bir hamileyken, çok yakınımdaki arkadaşlarımdan biri kendi doğum hikayesini anlatmıştı ve o zamana kadar tanıştığım sezaryenle doğum yapan tek kişi oydu. Onu dinlerken, bir an bile, doğumunu nasıl -sezaryen mi, normal mi, epidural sezaryen mi- diye takılmadan buna dikkat bile etmeden dinlediğimi hatırlıyorum.

Benim gibi normal doğum taraftarı olan ve sonuna kadar bu düşüncede olan hatta benden 1 ay evvel kendi eşi de normal doğum yapmış olduğu için mutlu olan doktorum, bana sezaryen uygulanması gerekeceğini çok açık ve seçik anlattıktan sonra bu şekilde doğum yaptım. Evet doğum sancısı çekmedim ama evet çok şükür ben de anne oldum, ben de doğumdan sonra yavrumu kucağıma aldım mis kokusunu içime çektim, çok mutlu oldum ve şükretmeye devam ediyorum.

Doğum yaptıktan sonra bir de dikişlerin kaynaması, ağrılı süreç, 1-3 ay arası (kişiye bağlı olarak) spor yapamama gibi bir sürü de çetrefili var sezaryenin ve ben doğumdan sonra da normal doğumun, tabiatın gerektirdiği şekilde doğum yapmanın savunucusu olmaya devam ettim. Fakat bir süre sonra sezaryenle ilgili söylenenler, yazılanlar beni inanılmaz üzmeye başladı. Örneğin bir gün bir yerde Sezaryen çocuğa şiddettir, diye bir başlık çıktı karşıma, onu okuduktan sonra günlerce bunu hatırlayıp ağladığımı biliyorum tabii bir de lohusalık dönemiydi ve aşırı hassastım.

Sonra dur dedim ya, bunu yazanın bu şekilde düşünenin aklı daha uzağa sarmıyorsa ben niye bunu ciddiye alıp üzülüyorum ki. İnsanlar normal doğumu doğruluğunu vurgulamak için ve özellikle de ülkemizde sezaryenin gereksiz yere uygulandığını vurgulamak için bu durumu o kadar aşırı ve duyarsız boyutta eleştiriyorlar ki, aslında istememiş olsalar da sezaryenle doğum yapması gereken ya da gerektiği için yapmış olanlara da dil uzatmış, annelik boyutlarını eleştirmiş ve en önemlisi de duygularını incitmiş oluyorlar. Kısacası kaş yapalım derken göz çıkarıyorlar. Şu anda ifade etmeye çalıştığım bu hissiyatı, normal doğum yapmış bir anne ya da sezaryeni tercih etmiş bir anne, ya da normal doğum adı altında epidural doğum yapmış bir anne anlayamaz. Bence normal doğumun önemini, doğruluğunu ancak normal doğum yapmayı çok isterken şartlar gereği sezaryen doğum yapmış olan bir anne herkese çok daha güzel anlatır.

Çocuğunu doğurmuş olduğu yöntem üzerinden kendisini kıdemli, ihtisas yapmış ya da daha iyi anne sayan kişilerin ise daha psikolojik boyutta değerlendirilmeleri gerektiğinden onu konunun uzmanlarına bırakıyorum ve açıkçası ciddiye almıyorum.

Bitirirken, şu anda anne adayı olup bu yazıya denk gelmiş olan arkadaşlara tavsiye olarak, herşeyden önce güvendikleri ve rahatça soru sorabildikleri, nazlarının geçtiği bir doktor seçmelerini, bu süreçte sağlıklı bir doğum için kendilerine iyi bakmalarını, iyi beslenmelerini, hamileliğin keyfini çıkarmalarını ve doğum zamanı geldiğinde normal doğumu tercih etmelerini fakat bunun için önlerinde engel olması durumunda önemli olanın yavrularını sağlıkla kucağa almak olduğunu unutmamalarını söylemek istiyorum.













26 Mayıs 2013 Pazar

Televizyon Diyeti

Hani ben dizi izlemiyorum belgesel izliyorum diyenler var ya, biz oyuz işte, ailecek televizyon diyetindeyiz. İlle de televizyonumuz geldiyse, İz tv'yi açar onu izleriz, tabii Kavin uyuduktan sonra.
Televizyon diyetimiz tahmin edileceğini düşündüğüm gibi sadece Kavin'in izlememesi için değil. Kendi akıl sağlığımız için de en iyisi bu diye düşünüyoruz. Bütün o diziler, programlar hele hele haberler; şiddet, mutsuzluk, kötülük üzerine kuruluyor. Biz bütün bunlara kapımızı kapatmak istiyoruz. Benim televizyona bakış açım şu, eğer ben bu aleti para verip satın almışsam bu beni 1) Eğlendirmeli 2) Bilgilendirmeli. Bunlar da benim izlemeyi tercih ettiğim şeye bağlı. Bu 2 kategori çok zor bulunduğundan çok nadir açıyoruz televizyonu. Genellikle radyo dinliyoruz ya da kendi müziklerimizi. Bu aralar Okan Bayülgen radyoda kitap okuyor, onu dinlemek de çok keyifli, kitap okurken çok dinlendiren bir sesi var.
Televizyon diyetinin bir eve getirdiği en güzel şey, sohbet ortamıdır. Kavin uyuyana kadar evde bir konuşma, sohbet ortamı oluyor. Birbiriyle konuşmadan tv ekranına bakan bir anne baba değil. Kavin ve Erni oynuyorlar bazen hep beraber oynuyoruz, ben eğer onlar oynuyorsa, hafta içi yapmaya fırsat bulamadığım ev işleirni o arada yapıyorum.
Gelelim tv ve çocuk meselesine. Hep denir ki TV izlemek çocuklara zararlı, izletmeyin bla bla... Ben bu konuyu oturdum bir güzel araştırdım. Araştırdım derken bilimsel araştırmalar yapmadım ama yapanların bulgularına baktım. Sonuçlar üç aşağı beş yukarı aynı. Televizyon yıllardır hayatımızda olduğundan artık çocuklar ve tv izlemek arasındaki ilişki ve olumsuz yanları net bir biçimde söyleniyor. Örneğin ipad'ler için aynı durum geçerli değil. Ipad çok yeni birşey olduğundan ve daha birkaç yıldır kullanıldığından çocuklar üzerindeki etkileri halen araştırılıyor.
Neyse ben konudan uzaklaşmadan devam edeyim. Uzmanlar 0-2 yaş aralığındaki çocukların tv'den hiçbirşey anlamadıklarını sadece renkli şekiller olan, şekillerin değiştiği bir oyuncak olarak gördüklerini söylüyorlar. Televizyondan duydukları konuşmalar çocukların hafızasına yerleşmediğinden konuşmalarına da hiçbir olumlu katkısı yok. Çocuğun konuşmayı öğrenmesi tamamen kendisiyle ne kadar çok konuşulduğu ve ne kadar çok kelime duyduğu ile alakalı bir durum. Buradan yola çıkarak da eğitim ve tv arasındaki ilişkiyi "Daha uzun televizyon vakti, daha geç gelişme ve konsantrasyon sorunu" diye özetleyebiliriz.
Televizyonu açıp karşısına çocuğumuzu oturtmakla yaptığımız başka bir kötülük daha var çocuklarımıza ki bu bence en fenası, çocukları oyundan alıkoyuyoruz ki oyunlar çocukların gelişimi için çok önemli. Kendisini eğlendirmek için oyun oynayabilecekken, biz ona al sen bunu izle kendini eğlendirmek için başka birşey arama diye mesaj vermiş oluyoruz.
Oyun oynayan çocuk eğleniyor ki bu bence çok önemli, öğreniyor, sorun çözüyor, yaratıcı düşünmeyi öğreniyor.
Ben bir yetişkin olarak televizyonun beni neler yapmaktan alıkoyduğunu saymakla bitiremem. Şimdi artık yemek tantanası bittikten sonra kendimi televizyonun karşısındaki koltuğa atmadığımdan akşamları yorgunluk hissetmiyorum ve daha planlıyım,eşimle sohbet ediyoruz. Birilerinin ceplerini doldurmak için yazdığı mutsuz senaryoları, ya da yurtdışından ithal saçma sapan formatları izlemeyerek o kadar çok enerjim kalıyor ve o kadar çok yapmak istediğim şeyi ve evdeki işlerimi yapabiliyorum ki...Hepsinden de önemlisi televizyona bakıp durmak yerine çocuğuma, eşime, köpeğimize zaman ayırıyorum ailece ayırıyoruz. Herkese de tavsiye ediyorum.