Upuzun bir aradan sonra blogcuğuma döndüm. Bu seferki gerçekten fazlasıyla uzun bir ara oldu. Ama yoğunluktan ancak dönebildim. Yoğunluk ne derseniz 6 ay içerisinde 2 kere ev taşıdık. Evet doğru okudunuz :-))) Birincisini biliyorsunuz zaten, Ocak ayında bu şehir hayatı bizi yordu hem de babamız nasılsa evden çalışıyor annemiz de işine yakın olsun bari diyerek apar topar tası tarağı toplayıp Sarıyer'in tepelerine Rumeli Feneri yolu üzerinde bir siteye taşındık. İlk bir ay aman doğa pek güzel, havası tertemiz, daha uzun uyuyoruz, Kavin'le daha çok vakit geçiriyoruz, vs derken gitgide aşırı sessizlik, dinginlik, şehirden uzak oluş, zaten dağın başında ormanın içinde olmasından yıllardır yakındığım işimin bu kadar dibine gelmek, çalıştığım kişilerin bazılarını sadece hafta içi işte değil onun dışındaki zamanlarda ev halindeyken de sürekli görmek, pastoral yaşama bir türlü ısınamamak, bu site hayatının kendi içindeki soyutluğu, pek çoğu insanlardan kaçıp ya da şehirde oturabileceğinden daha ucuza oturmak için o civarda oturan insanların tercih ettiği, yapay ve duygusuzca sadece sosyalleşme tatmini yaşamak için sizinle sosyalleşme çabasındaki insanlar bizi bastı. Aslında daha sayarım da zevk meselesi diyerek düşüncelerimi bu kadarla bırakayım.
Sarıyer'den taşınma kararımız, bir sabah eşimin "ya birkaç kapı düzgün kapanmıyor, ev sahibi ile bir konuşup yaptırsak mı"diye sormasıyla açığa çıktı. Eşimin sessizleştiğini, eve gittiğimde keyifsiz ve dalgın göründüğünü ve kızımızın haylazlıklarına karşı da daha az toleranslı olmaya başladığını farketmeye başlamıştım, bütün gün bir ormanın içindeki sessiz sedasız bir sitede bir başlarınaydılar. Sessiz sedasız bir çocuk parkı, çocuğunu alıp şehre gitmeye kalksan yarım saatten önce (trafik yoksa) bir yere gidemezsin. Dolayısıyla eşimin bu kapılarla ilgili sorusuna cevabım, "bence yaptırmayalım, bence biz buradan taşınalım, benim alerjilerim çoğaldı, İstanbul'u özledim, kaosunu bile özledim, evimden çıkıp yürüyerek markete gidebilmeyi özledim, Pazar gazetesini ve ekmeğini almaya arabayla gitmek bize göre değil, hem kızımız da burada çok iştahsızlaştı" oldu. Eşimin birden gözleri parladı ve hemen "evet taşınalım" dedi. Bu bizim için doğru bir karar değildi, Kavin zaten Gayrettepe'de parka alışkındı ve orada bir sürü arkadaş edinmişti bile, parkın belli saatleri vardı, park saat 16:00'ya kadar bizim miniklerin ondan sonra da okul çocuklarınındı. Kavin parkta kimse yokken oynamayı sevmiyor, nereye gidersek gidelim çocuk varsa etrafta "anne çoccuk çoccuk" diye sevinçle bağırıyor. Bu kararı vermemizle taşınmamız arasında yaklaşık 1,5-2 ay geçti.
Yeni evimizin Levent civarında olmasını istemiştik, arabalı hayattan hiç hoşlanmadığımızdan, Levent hem metro hattında olması hem de birçok yere yürüyüş mesafesinde olması bakımından bizim için en ideal nokta diye düşündük. Çok şükür şansımız da yaver gitti ve ev aramaya başladıktan kısa bir süre sonra istediğimiz gibi bir ev bulduk, Ernimiz için bahçesinin olması da ayrı bir güzellik olduğundan istediğimizden de daha güzel bir ev aslında ve durum böyle olunca ev de yepyeni durumda ve çok bakımlı olunca bir temizletip taşınması kaldı ve biz 3 gün içerisinde taşındık. Böylelikle 4 aylık Sarıyer "sırtları" maceramız son buldu ve biz İstanbul'umuza kavuştuk. Şimdi etrafımızda hepsi yürüyüş mesafesinde olmak üzere toplam 6 farklı çocuk parkı var, bunlardan birisi de Zorlu Center'ın güzel mi güzel parkı. Şimdi evden çıkarken Kavin hangisine gitmek isterse ona gidiyoruz. Parklar çocuklarla dolu, bazen sabah bir parka akşam bir diğerine gidiyoruz, haftasonu bir gün içerisinde bazen 3 farklı yere gidip yorulmadan işlerimizi halledebiliyoruz. Kavin'in dayısı hemen yakınımızda birkaç sokak ötemizde oturuyor.
Şehir dışına taşınmayı düşünen, bunun çocuklarına iyi geleceğini düşünen birileri okuyorsa şimdi bu yazıyı, onlara şunu söylemek istiyorum: bu tabii ki bir tercih meselesi ama benim önerim eğer mümkünse önce bunu deneyin, gerekirse kısa dönem eşyalı bir yer kiralayıp bakın. Bu çok radikal bir karar ve İstanbul gibi pek çok olanağınız olan bir şehirde herşeyi uzağınızda bırakıp, ağaç seyretmeye bir yere taşınmak pek de akıl karı değil, en azından biz buna karar verdik ve Mayıs başında döndük İstanbul'a.
Burnumuzun dibinde bir sürü kreş var, hepsinde oyun grupları, etkinlikler, kreş zamanı geldiğinde tut çocuğun elinden bir alt sokağa yürüyerek git. İşte bunlar bizim için muhteşem bir imkan.
Taşınmanın 1 ay sonrasında yorgunluk atmaya yazlığa attık kendimizi, işte birazdan yazlık maceramız geliyor.
çocuklu ve köpekli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuklu ve köpekli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Temmuz 2014 Çarşamba
22 Nisan 2013 Pazartesi
Bir Pazartesi Sabahı Ofisten Merhabalar!!!
Dışarılarda epeyce vakit geçirdiğimiz bir haftasonundan sonra Pazartesi işbaşı yaptım ama bu benim için kısa bir iş haftası olacak. Malum yarın 23 Nisan, bu yaşımda bile beni heyecanlandıran özel bir gün, Çarşamba günü de kızımızın 1. doğumgünü ve izinliyim. Ankara'dan anneannemiz geliyor yarın, simli elbisemizle birlikte :-))) Bakalım nasıl birşey...
Bununla ilgili daha sonra bir yazı yazacağım ama Origami yapıyorum ve bu işten inanılmaz keyif alıyorum. Origami'ye başlama amacım aslında ellerimi çalıştırmaktı. Bir yerde bunu okumuştum, ellerimizi çalıştırmak, iki elimizi de kullanacağımız işler yapmak hem el sağlığımız açısından çok iyi hem de bir meditasyon yöntemi. Örneğin örgü örmek aslında inanılmaz sağlıklı birşey. Fakat ben bu konuda son derece yeteneksiz (annemin muhteşem örgü becerisine rağmen) olduğumdan, origami yapmaya başladım. Geçenlerde Tchibo'dan da harika origami kağıtları aldım ve Kavin'in doğumgünü süslemelerini origami ile yapıyorum, balonlar da aldık ama bu renkli cıvıl cıvıl kağıtlarla yapılan balık, kuş, yıldız, kalp gibi süsler çok hoş duruyor, hem de insan bu süslemeleri kendisi yapınca ayrı bir keyif alıyor. Aynı süsleri Kavin'in odasında da kullanıyorum. Resimlerini de origami yazımda paylaşacağım.
Şimdi gelelim haftasonunun bir özetine; Cuma günü Trump Tower'da idik. Genel olarak AVM'lerden hoşlanmamama rağmen Trump'ın çocuk katı ve children-friendly bir yer olması, mesela çocuk arabasıyla geldiğinizi görünce size kapı açmaları, vb şeyler...
Cumartesi ve Pazar günleri Kavin'le birlikte uzun yürüyüş yaptığımız günler oldu. Cumartesi günü fotoğraf çekimimizden sonra pasta siparişimiz verildi ve Beşiktaş'a gittik ve cıvıl cıvıl çarşısını gezip, birkaç alışverişimizi yaptık. Tchibo'dan rengarenk ahşap oyuncaklar aldık!!! Akşam Piola'da şahane bir akşam yemeği yedikten sonra eve döndük ve Erni bizi çok özlemişti.
Pazar günü rotamız ise Yıldız Parkı ve Ortaköy'dü. Yıldız Parkı'nı çiçeklerle çok güzel süslemişler ve hala biraz bakım istiyor olmasına rağmen eski haline (eski bir Ortaköylü olarak) göre çok daha iyi durumda
olmasına sevindik.
Yıldız Parkı aslında Erni'nin ilk gezinti parkı, Ortaköy'de oturduğumuz yıllarda Erni'yi sabah akşam oraya götürürdük. Zamanla oraya da petshoplardan alınan hayvanları terketmeye başladılar, bir de sokak hayvanları da var. Parka sık sık gidilirse hayvanlar birbirine alışıyor ama biz uzun zamandır gitmediğimiz için Erni'yi götürmeye çekindik çünkü orayı kendisine yuva olarak benimsemiş olan köpekler gezmeye gelenlere sinirlenebiliyor ve epeyce havlamalı gezintiler oluyor ve Pazar günü kafa dinlemek için parka gelenleri normal olarak rahatsız ediyor bu durum. Biz de bu nedenle Erni'yi yanımızda götürmedik. Zaten park içindeki Malta Köşkü, Çadır Köşkü gibi tesislere köpeğinizle giremiyorsunuz.
İstanbul sokaklarında çocuk arabasıyla yürüyebilmek her ne kadar zorlu bir deneyim olsa da keyifli yürüyüşlerdi. Bir daha ki sefere daha sıcak bir günde yanımıza Ernimizi de alıp piknik yapma fikri ile ayrıldık parktan ve tabii gülümseyerek :-)))
eskilerden: Erni (sağdaki) ve kız arkadaşı Max
Etiketler:
anne,
bebek,
cocker spaniel,
cocuk ve kopek,
çocuklu ve köpekli,
evcil hayvanlar,
golden retriever,
kopek ve hijyen,
köpek,
köpek bakımı,
origami,
oyun,
trump towers istanbul,
yıldız parkı
17 Nisan 2013 Çarşamba
Çılgın Tarçın
Evet sizlere anneanne ve dedemizin cocker spaniel'ı Tarçın'dan hiç bahsetmedim sanırım. Kendisi tam bir çılgın olup aynı zamanda çok oyuncudur. Ne yalan söyliyim, Erni iri yarı bir Golden Retriever olduğundan daha ağırbaşlı olduğunu bildiğim için onunla ilgili hiçbir endişem yoktu ama Kavin'in Tarçın'la ilk karşılaşması konusunda bir heyecan yaşamadım değil.
Tarçın çok hopidik bir köpek, sevgisini hoplayarak zıplayarak ve bu sırada patileri ve kuyruğuyla size çarptığının farkına varmayarak hatta bazen tırnaklarını da hissettirerek gösteriyor. Her küçük köpekte olduğu gibi aynı zamanda çabuk sinirleniyor. Birşey yapıyor mu derseniz hayır ama yine de sinirlenince bir çekinme oluyor. E malum çocuklar da bu dönemlerinde kontrollü değiller, Kavin mesela Erni'nin kulaklarını çekiyor, tüylerine tutunup ayağa kalkıyor, aynılarını Tarçın'a yaparsa acaba sinirlenir mi diye korktuğum oldu.
Ama daha ilk karşılaşmalarında bu korkumun yersiz olduğunu gördüm. Köpeklerin çocukları algılayışı, onların masumiyetlerinin farkında oluşları ve onları koruma iç güdülerine tanık olmak o kadar muhteşem ki...
Tarçın Kavin'e çok sevgiyle yaklaştı ama onun asıl sevgilisi yani annem, Kavin'i kucağına alır almaz Tarçın'ın rol kapma çabası da görülmeye değer.Aynı zamanda babam Kavin'i kucağına alır almaz, koltuğa babamın yanına koşup, hayır onu sevme beni sev dercesine yuvarlanması kıskançlığını bir nebze gösteriyor.
Biz ilk köpeğimiz Pony'yi ben lisedeyken aldık. Pony çok güzel bir terrier idi. Tam 18 sene yaşadı. Kızım kadar olmasam da ben de lise çağında bir çocuktum ve evde sizden ilgi bekleyen, sizi görünce mutluluktan uçan, siz yemek yerken yemeğini yiyen, daima sevgisini gösteren ve sizin ilgilinize muhtaç bir canlıyla yaşamanın ne kadar güzel bir deneyim olduğunu ve insanın kişisel gelişimine ne kadar çok şey kattığını böylelikle gördüm. Onlar her zaman evde diğer çocuk gibi ilgi bekliyorlar ve karşılığında sevgilerini veriyorlar.
Pony'yi 3 sene önce kaybettik ve annemle babam hemen sahiplendirilmek istenen Tarçın'ı aldılar. Biz de eşimle ilk önce dünya tatlısı adeta Garfield'ın ikizi bir sarman kedi olan Müco'yu sokakta bulup evimize aldık sonrasında da daha 1 aylık bir yavruyken Erni paşamızı aldık. Onların olmadığı bir ev düşünemiyorum ve çocuğumun da bu şekilde alışmasına çok seviniyorum.
Evet sizlere anneanne ve dedemizin cocker spaniel'ı Tarçın'dan hiç bahsetmedim sanırım. Kendisi tam bir çılgın olup aynı zamanda çok oyuncudur. Ne yalan söyliyim, Erni iri yarı bir Golden Retriever olduğundan daha ağırbaşlı olduğunu bildiğim için onunla ilgili hiçbir endişem yoktu ama Kavin'in Tarçın'la ilk karşılaşması konusunda bir heyecan yaşamadım değil.
Ama daha ilk karşılaşmalarında bu korkumun yersiz olduğunu gördüm. Köpeklerin çocukları algılayışı, onların masumiyetlerinin farkında oluşları ve onları koruma iç güdülerine tanık olmak o kadar muhteşem ki...
Biz ilk köpeğimiz Pony'yi ben lisedeyken aldık. Pony çok güzel bir terrier idi. Tam 18 sene yaşadı. Kızım kadar olmasam da ben de lise çağında bir çocuktum ve evde sizden ilgi bekleyen, sizi görünce mutluluktan uçan, siz yemek yerken yemeğini yiyen, daima sevgisini gösteren ve sizin ilgilinize muhtaç bir canlıyla yaşamanın ne kadar güzel bir deneyim olduğunu ve insanın kişisel gelişimine ne kadar çok şey kattığını böylelikle gördüm. Onlar her zaman evde diğer çocuk gibi ilgi bekliyorlar ve karşılığında sevgilerini veriyorlar.
Pony'yi 3 sene önce kaybettik ve annemle babam hemen sahiplendirilmek istenen Tarçın'ı aldılar. Biz de eşimle ilk önce dünya tatlısı adeta Garfield'ın ikizi bir sarman kedi olan Müco'yu sokakta bulup evimize aldık sonrasında da daha 1 aylık bir yavruyken Erni paşamızı aldık. Onların olmadığı bir ev düşünemiyorum ve çocuğumun da bu şekilde alışmasına çok seviniyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
